. . . . . .Sonra “Uzat ellerini!” dediler, uzattım… İki yanımda iki polis, ellerim kelepçeli; ilk defa âşık oluyordum.
. . . . . . . .
Kim tahmin edebilirdi ki işlerin bu kerteye varacağını?
Ankara’ya kar yağıyordu o zaman ve ben en çok seni seviyordum. Her şey sen’di biraz. “Sus” diyordum, adınla başlıyordum yürümeye, adın adın dolaşıyordum bembeyaz şehrimi... Dedim ya, Ankara’ya kar yağıyordu; üşüyordum, önce sol yanım başlıyordu üşümeye, donuyordum. “Ben sana mecburum, sen yoksun” diye söylene söylene yürüyordum… Donuyordum, ‘tenim yokluğuna değince’. Üşüyordum, ‘içimi seninle ısıtıyordum’.
. . . . . . . .
Karanfil Sokak’tan geçerken o seyyar kitapçıya takıldı gözlerim. Soğuktan çatlamış ellerini ağzının önünde birleştirmiş, üfleyerek ısıtmaya çalışıyordu kendini. Üstünde 80’li yıllardan fırlama eski bir parka vardı, hâki yeşili. Hafif kıvırcıktı saçları ve simsiyahtı gür sakalı… Bir paket ve kibrit kutusu çıkardı cebinden, rüzgârla kavga edercesine bir sigara yaktı ardından. Paketi tezgâhına koydu. Bafra’ydı sigarası… Adama odaklanmış gözlerim tezgâhına ilişti sonra. Uzaktan gördüğüm kadarıyla eskiydi kitapların tamamı; en azından benden ve kitapçıdan eski oldukları kesindi…
Saatime baktım bir ara; durmuş. Zaman bana küstü herhalde.
Sonra yanına gittim seyyar kitapçının. Hiçbir şey demeden kitapları inceledim ilk. Uzaktan göründüğü gibiydi gerçekten de, bizden eski; yeni olanlar dâhi çok yıpranmıştı, belli ki çok şey yaşamış bu kitaplar… Kim yoktu ki tezgâhta; Nazım Hikmet, Attila İlhan, Ahmed Arif ve daha niceleri… “Kim bilir kaç sevda yaşatmıştır bu kitaplar.” dedim içimden “Kim bilir kaç sevdaya tanıklık etmiştir…”
“Ağbi!” dedi “Öyle incelediğine göre anlıyorsun kitaptan, hem sevdalanmışsın sen, anlarım ben.”
Yaklaşık 15-20 dakika incelediğim kitapçıya baktım söylediğinin üzerine, tekrar. Bir şey diyemedim, tebessüm ettim sade. Yalnız ona bu denli yakından baktığım vakit görebildim gözlerindeki hüznü.
“Ağbi!” dedi tekrar, o içten ses tonuyla.. “Bak, bu kitabı okumuştur mutlak senin gibi eli yüzü düzgün adam.” Elinde Ahmed Arif’in kitabı vardı, doğru söylüyordu, okumuştum. “…ama bu kitap ötekilere, senin okuduğun gibilere benzemez be ağbim. Kaç sevdaya tanık oldu bu kitap bilir misin sen? Kaç ayrılık gördü, kaç hasrete göğüs gerdi okuyanıyla…” Tam da az önce içimden geçirdiklerimi söylüyordu. “Okudum ya, okudum elbet.” diye cevap verdim. Sonra aynı içtenlikle kitapçı devam ettirdi konuşmayı: “Ne de güzel söylemiş Ahmed Arif, di mi be ağbim, , üç kelimede ne de güzel özetlemiş sevda nedir, hasret nedir..” pek bilgiliydi bizim kitapçı, konuşurken biliyordu adamın yüreğine dokundurmayı… “He ya, çok güzel söylemiş” dedim şivemi onunkine benzetmeye çalışarak, “Ne kadarmış bakayım bu kitap?” diye sordum. “Bu kitaba öyle değer biçilmez be ağbim.” dedi…
“Eğer almak istiyorsan, yüreğinden bir parça vereceksin karşılığında.” Şaşırdım, “İyi ama nasıl olur?” dedim “Bir kitaba karşı nasıl olur da yüreğimden bir parça istersin? Hem benim yüreğim yaralı, kırılmış; işine yaramaz ki senin.”
“O yaralar, kırılmışlıklar senin yüreğini değerli yapanlar. Ve eğer ‘sevda nedir’ biliyorsan değişirsin bu kitabı yüreğinden bir parçaya” dedi.
“Peki.” dedim, verdim yüreğimden bir parçayı kitapçıya, aldım o ‘nice sevdalara tanık Ahmed Arif kitabı’nı elime… Ayrıldım Karanfil Sokak’tan, yürümeye devam ettim…
Ankara’ya hâla kar yağıyordu.
Sakarya Caddesi’ne doğru ilerliyordum; kırık, yaralı ve bir parçası eksik yüreğimle… Bu sefer de bir gül satıcısına takıldı gözlerim. Rengârenk bir şalvarın üstüne turuncu bir kazak giymişti - montu yoktu. Başında da beyaz bir tülbent. Hayli sıcak bakışlarla süzüyordu etrafını, dondurucu soğukla inatlaşırcasına… Hemen fark etti ona ve güllerine baktığımı, konuşmaya başladı: “Abe, öyle uzaktan bakmakla olmaz, gel hele şöyle yakınıma. Sevdiceğine hediye mi alecen bakem sen?”
“Yok, be ablacım” dedim. Yakından bakınca fark ettim kadının o sıcak bakışlarının arkasındaki derin hüznü. “Ne gezer… Ben sadece basit bir gül düşkünüyüm, hepsi bu.”
“Oldu mu şimdi hiç? Bak; sevdiceğim yok diyorsun ama, sevdalısın sen, gözlerinden okunuyor, inkâr etmiyesen o sevdayı sakın, e mi?” dedi gül satıcısı, içten bir bakış eşliğinde… Bir şey diyemedim bu söylediğinin üzerine, lâfı değiştirdim kendimce:
“Ne kadar güzeller senin güllerin öyle” dedim, kadın çok sevindi, anında yansıdı suratına ve kendisiyle gurur duyarak: “Öyledir benim canlarım, bu güllerin hepsi canımdan birer parçadır” dedi ve devam etti konuşmaya: “Ağbim be, pek sevdim ben seni, hem madem gül düşkünüsün, bak sana özel bir gül gösteriyim; bu gül öyle senin bildiğin güller benzemez ama… Gerçek bir sevdalının elinde kazanır anlamını.” Gerçekten de dış görünüş itibariyle kadının dediği kadar vardı; gördüğüm en canlı güldü bu ve kırmızının en güzel tonundaydı. “Ne kadara vereceksin peki ya bu gülü bana?” diye sordum, kadın buruk bir tebessüm etti önce ve “Bu güle öyle değer biçilmez, almak istiyorsan yüreğinden bir parça vermelisin karşılığında” dedi. Tuhaftı bu, kitapçının söyledikleriyle aynıydı gül satıcısının söyledikleri. “Kırılmış, yaralı bir yürek benimkisi, işine yaramaz ki senin” dedim “Hem nerede görülmüş bir güle yürek değişildiği?”
“Kırılmış, yaralı ve sevdalı bir yürek en değerli şeydir şu dünyada… Eğer gül düşkünüysen ve ‘sevda nedir’ bilirsen; değişirsin bu gülü yüreğinden bir parçaya, hiç düşünmeden…” diye cevap verdi kadın.
“Peki” dedim, bir parça daha kopararak yüreğimden gül satıcısına bıraktım. Bir elimde kitap ötekinde gül… Tam arkamı döndüm, uzaklaşıyordum ki oradan; “Dur!” diye bağırdı kadın, “…Seviyorsan onu, vakit kaybetme” dedi. Bense sadece gülümsedim ve yürümeye devam ettim…
Haklıydı gül satıcısı, kaybedecek vaktim yoktu. Yolumu değiştirdim birden. O’na gidiyordum; bir elimde kitap ötekinde gül; ve eksik bir yürekle… Ve uzun bir süredir ilk defa o sırada duydum yüreğimin sesini: “Ey Melih, bir kitaba, bir güle yüreğini değişiyorsun, umarım tamamlayabilirsin eksik yanlarımı, sardırabilirsin yaralarımı.” Resmen sitem ediyordu yüreğim bana…
O’nun evine çok yaklaştım, karşıdan karşıya geçiyordum ki tam; önce bir çarpışma sesi duyuldu, ardından acı bir çığlık, sonra da bir hiç… Ama bu çığlığın sahibi olan ses… Yok yok “o” olamazdı. Hemen arabanın kıza çarptığı yere koştum, bu o’ydu… Kanlar içindeydi… Ölmüştü. Kar’a kan düştü, kan’a gül… Gül satıcısının söylediği gibi anlamını buldu gül.
Sarıldım onun soğuk bedenine; bir şilep sızdı gözlerimden ve Ahmed Arif’in dizeleri geçti içimden: “Yokluğun cehennemin öbür adıdır. Üşüyorum, kapama gözlerini.”
Ne yapacağımı bilemedim, delice haykırdım; o’na çarpan adamın bana baktığını gördüm, çıldırdım… Dayanamadım o’nu tam kazanacakken elimden alan adamın bana bakmasına. Kalktım yerden, gözlerim yaşlı, yüreğim yaslı. Elime bir taş aldım. Adama yöneldim önce “Neden?” dedim sonra da elimdeki taşla başına vurdum, yere yığıldı adam, oracıkta ölmüştü o’nu elimden alan…
Ve ben; hüzünlü bir Ankara akşamında katil olmuştum. Ankara’ya hâla kar yağıyordu, donuyordum tenim yokluğuna değince…
. . . . . . . Sonra “Uzat ellerini!” dediler, uzattım… İki yanımda iki polis, ellerim kelepçeli; ilk defa âşık oluyordum.
Son.
* Kitapçı geldi aklıma, ellerimi uzatırken, sesi kulaklarımda yankılandı: “Ne de güzel söylemiş Ahmed Arif di mi be ağbim? , üç kelimede ne de güzel özetlemiş sevda nedir, hasret nedir…”
“ . . . .
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...
. . . .
Yokluğun, cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...
Ahmed Arif. ”