.reklam.



~ edebi kaygısı olmayan, günlük tarzında yazılarım sounds like cornflakes'te.

Paris'te Gece.

d'ye.


ah, matmazel Isabel..

sizin güzelliğiniz karşısında, önünü iliklerdi Şanzelize
kokunuz süzüldüğü zaman Ren Nehri'nin kıyısından göğe doğru,
daha bir dikleşirdi Eyfel'in boynu
siz konuştuğunuz sürece çalmazdı NotrDam'ın çanları.

ve gözleriniz ışıldadığı zaman, diğer bütün ışıklar sönerdi Paris gecelerinde..

Lamartine Sokağı.

m'ye..



böyle bol cızırtılı bir gece yarısı; radyoda daha önce hiç duymadığım, ama seveceğine emin olduğum bir parçaya denk gelsem.. "hemen şu frekansı aç" diyemeyeceğim sana..

aramızda onca kentin onca radyo istasyonu varken..

elini hiçbir zaman tutamayacak olmam bir yana; lamartine sokağı'nda asla -bir aşağı bir yukarı- sonbahar yürüyüşleri yapamayacağız yan yana..
saçlarının rüzgarda savruluşunu hiç göremeyecek olsam da; sana ve saçlarına lamartine sokağı'nı yakıştırırdım ben hep.
ve mavi kapılı 21 numara.. hiçbir zaman elinde şemsiyenle buğulu fotoğraflarını çekemeyeceğim o kapının önünde..

* * *

sen şimdi, ege'nin, o şirinliği sadece turistik programlarda saklı küçük bir sahil kasabasında, bu uzak iklim radyosunda çalan hüzünbaz parçadan habersiz, susuyorsun geceye.
uyku koynuna almıyor. seni de, beni de..
susmayı seviyorsun.

şimdi beni düşünüyor musun, bilmiyorum ama; bazı anlar -mesela radyoda eski bir parça çaldığında veya gözün kitaplığındaki o çok sevdiğim yazarın kitabına takıldığında, bir pazar sabahı kahve içerken bazen.. ne bileyim işte. öyle zamanlar.. - ben de senin hatrına düşüyorum. biliyorum.

iklimlerarası, tek hatırlık bir sevda bu. biliyorsun sen de.

* * *

...

henüz biz hiçbir baharı yaşayamamışken birlikte, mevsim sonbahar olur. yağmur yağar buraya. belki saçların savrulur senin orada. iklimlerarası bu sevda da akar gider mazgallara, yağmurla..
uzaklar zor.
ama kim bilir; belki bir gün, ikimiz de aynı iklimde,
lamartine sokağı'nda...

'aşka baharda görüşürüz.

yazlık sinema.

şehrin geriye kalan son yazlık sinemasında
-böyle bol türkân şoraylı falan-
bir akşam vakti.. herkes kendisi gibi..
aşıkların gözleri filmle, fikirleri yanındakiyle sarmaş dolaş
bütün bir otopark film bitmesin isterken, yalnız senin gözlerinde var kaçak martılar..
film bitsin istiyorsun, biliyorum. gitmek istiyorsun; sen zaten hep gitmek peşindesin.

*

-sevgi neydi? diyor al yazmalı asya.
-sevgi emekti. diyor.

*

başını tedirgin koyuyorsun omzuma. soluğunun seyri her zamankinden farklı. bu tek seyirlik yaz akşamında sırtın sıcaktan değil de, tedirginlikten terliyor. hissediyorum. en baştan biliyorduk ikimiz de, bir gün gideceğini. kendini öyle bir masala inandırmışsın ki; güzel sonlu bir filmi yaşamaya cesaretin yok senin. dedim ya; sen hep gitmek peşindesin.

*

böyle alaturka filmleri sevmezdin zaten; daha avrupai replikler hoşuna giderdi senin. "elini tuttum sıcacıktı.. sanki yüreği elimdeymiş gibi.." sözünün çağrıştırdıkları farklıydı bize. bunu bile bile seni zorla bu atıf yılmaz filmine getirdim diye kızgınsın bana, biliyorum. ama bu, ilk kızgınlığın da değil canım. kandırmayalım şimdi birbirimizi. o senin bile 'bitmesin' dediğin huzur dolu gecelerin senin adına tedirgin sabahlarında sen mutfakta kahvaltı hazırlarken, sadece bir koridor dolduracak yükseklikte sesini açtığım ezginin günlüğü cd'sine de kızarsın.

en arabesk öyküye bile ispanyolca bir fon müziği istersin mesela.

*

şimdi sen bu hüzünbaz yaz akşamında sana iç'imde biriktirdiğim bu mektupvari serzenişten habersiz, gitmek planları yapıyorsun ya sevdiğim... susacağım bu defa... ilyas gibi, asya gibi belki de.. son birkaç fotoğraf karesiyle zihnimde, öyle veda edeceğim sana.
kendini öyle bir masala inandırmışsın ki sevdiğim; güzel sonlu bir filmi yaşamaya cesaretin yok senin. dedim ya; sen hep gitmek peşindesin. bu yüzden bu filmdeyiz bu akşam. gideceksen şimdi, git. tutmayacağım seni. çünkü artık benim de cesaretim kalmadı aşk'a.

*

- hadi git.
+ neden?
- git.
+ peki.



- bi' dakika! 'kal' desem, kalır mıydın?
+ evet.

- tamam, şimdi gidebilirsin.
+ her şey, bu film yüzünden di mi?
- evet.. ve sana yazdığım mektup.
+ mektup?
- git artık.

*

şizofren öyküye not: asıl gitmek isteyen bendim. böyle zamanlarda ben hep, suçu karşımdakine yükler ve kendimi buna inandırmak için elimden geleni yapar, en uygun ortamları kurardım.

*

ıslak bir öpücükle uyandım sonra. sol elinle göbeğimi sıkıyor, sağ elinle yüzümü okşuyordun.

+ sevgilim uyan artık, film bitti. kavuşamadı ilyas'la asya.
- inatla, gitmeyecek misin yani?
+ efendim? ne diyorsun hiçbir şey anlamıyorum. epey rüya gördün herhalde.
- yok bir şey, seni seviyorum.

*

http://www.youtube.com/watch?v=JNh81Khh8rs&

ses.

o hep 'gitmek' peşinde.

"git" diyorum.
gidiyor.

"kal" diyorum.
sesi'n çıkmıyor.

olsun.

- hazan'da sevişmezdi o.
ödü kopardı hüzünden
..bir de sevilmekten.

elleri sonra. beceremezdi sevmeyi.
oysa elleri güzeldi; bunu sen de biliyorsun.

- olsun, böyle öğrenecek sevişmeyi.

şey.

- saçların ve teninin harika uyumu, bana tarçınlı sütlacı hatırlatırdı. ama sen, bu benzetmeden hiç hoşlanmazdın. genelde benzetmelerimi sevmezdin zaten. daha klişe şeyler hoşuna giderdi senin. sorunumuz buydu. sen sıradan şeylere benzemiyordun; ama bunu hiç bilmedin.

Otogayrılık.

Sadece seni seviyorum, aptal kız, anlasana.”

Adam delice bağırıyordu otogarın ortasında, çok kavuşmalara ve çok ayrılıklara gebe, hayli dumanlı bir bekleme salonunda.

Kadın, elinde gri tonlarda karo desenli bezden bir bavul, üzerinde en mevsimsiz zamanlarda giyilecek incelikte mevsimlik mavi bir mont, yerdeki sigara izmaritine dikmişti buğulu kahverengi gözlerini. Yarıda bırakılmıştı sigara. Muhtemelen sabırsız bir bekleyiş sırasında içilirken, bekleyişin sona ermesinin heyecanıyla yere atılmıştı. Öyle olmalıydı en azından. Aksi bir durum, içinde bulunduğu an’ın melankolisine hiç uymazdı, diye düşündü.

“Konuş, ne olur susma. Sesini çok özledim”

Kadın hâla susuyor, gözlerini izmaritten ayırmıyordu.

Adam üzerinde beyaz keten bir gömlekle, en beyaz sevişmelerini hatırlıyor, en derin pişmanlıklarını yaşıyordu. Epey ayaküstü bir bekleme salonda, imkânsız bir muştuyu bekliyordu.

İzmarit çok yıpranmıştı. Acaba kaç kişi bastı üzerine, diye düşündü kadın.

Adam usulca elini tuttu kadının.

Kadının gözleri hâlâ izmaritte, lâkin bu defa zihni hayli karışık serzenişlerdeydi: Gitmenin ne demek olduğunu bilen var mı? Kapıyı çekip, çıkıp gitmekten bahsetmiyorum. Yanındayken ona sarılmamak için, işaret parmağınızın tırnağıyla baş parmağınızın etini parçalarken, o’nu öpmemek için dudaklarınızı ısırıp kanatırken.. Gitmek zorunda olmaktan bahsediyorum.”

Adam iki eliyle kavrayıp elini iyice sıktı kadının, öptü yavaşça. Yanağına değdirdi sonra.

“Eskisi gibi değil hiçbir şey. Ben eskisi gibi değilim. Sen eskisi gibi değilsin. Zamanın koynunda kaldı şimdi o anılar yalnız. Bir daha eskisi gibi olmayacak hiçbir şey. Anla artık. Bırak şimdi, gitmeliyim.”

Cevap olarak bir sürü şey söyledi adam, ama kadının yüzüne bir bıçak gibi çarpan sözler şunlar oldu:

“Hayır, kendini kandırıyorsun sadece. Sen eskisi gibisin. Bırak artık şu anlamsız gururu.”

Hızlıca çekerek elini adamın elinden kurtardı kadın, gözlerini ilk defa izmaritten ayırdı. “Ne sanıyorsun sen kendini?” dedi. Oysa adam her söylediğinde haklıydı, biliyordu içten içe. Gerçekler çoğu zaman acı veriyordu.

Adamla göz göze gelince, gururunu da izmaritin yanına düşürdü kadın. Ve. Sarıldılar. Sarıldılar. Kendi etraflarında birkaç tur attıktan sonra, öpüşmeye başladılar.

Tutkudan çok hasret dolu bu öpüşmenin en olmadık yerinde “Seni gerçekten seviyorum, aptal kız, anladın mı şimdi?” dedi adam gülerek. Gülümsedi kadın.

Sarılmaya devam ediyorlardı.

Melankoliden çok sevda kokulu bu öykünün en olmadık yerinde, soluk mavi kıyafetli, sigara içmekten sararmış bıyıkları ve birkaç santim önden ilerleyen göbeğiyle, temizlik görevlisi yaklaştı yanlarına. Aralarındaki izmariti göstererek, “Pardon, alabilir miyim?” dedi. “Ah siz gençler” dedi. “Aklınız fikriniz ayrılıkta, küslükte. Yarım saattir izliyorum sizi. Ne var başından beri sarılaydınız şöyle. Bak oğlum, bak kızım; aşk şımarık bir çocuk, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan. Ve gurur kaybedenlerin maskesi, duvarların arkasından çıkmayan. Birbirinizin değerini bilin. Oh be!” Haddinden fazla büyük sözler eden temizlikçi elindeki küreğe aldığı izmariti göstererek, “Bundan böyle yasaklıyorum bu otogarda ayrılıkları.” dedi, ve uzaklaştı oradan.

sadece gülümsediler arkasından..

ve otobüs geldi..

binmedi kadın..

ve böyle başladı otogarlarda sigara yasakları.

intihar.

ayrılık sonrası,
bir intiharın anatomisi.


yağmurun ıslattığı balkon demirleri..
kopup geldim teninden yine,
yalnızlığıma.
oysa sevişmemize, yaşamı sevmemize ramak kalmıştı.
şimdi gözlerimi kapatsam hiç ummadığım bir yerde uyansam:

-
çocukluğuma dönüyorum, o saf, dokunulmamış çocukluğuma. anne kokusu, süt kokusuyla uyanıyorum, sonra esir düşüyorum bilmediğim sokaklarda. dizlerim kanıyor yağmur altında. sensiz ölmek var aklımda, ağzıma kan tadı geliyor.
kanım mazgallara karışıyor..

- tanrı'nın ayak sesini duyuyorum
beni bağışlamaz biliyorum.

düş.

biliyor musun? ben çok güzel yemek yaparım. bi' gün sana yemek yapabilirim istersen. şarap açarız bir de. ucuz ve yıllanmamış bir şarap. duvarları koyu yeşil boyalı, ince uzun bir oda içerisinde, camın karşısındaki koyu kırmızı kanepede otururuz. önüne bir sehpa çeker, öyle yer-içeriz. televizyon var odada, ama çalışmıyor. olsun, sen zaten televizyon izlemeyi sevmezsin. bir de eski bi' müzik seti. perdeler düz beyaz tül. kendinden dantel kıvamında desenli altları. uzun. çok konuşuyorsun, çenen düştü yine. yemekten sonra sehpayı sağ ayağımla biraz iterim. filmlerdeki gibi tango yaparız. gülüşürüz sonra. benim sağ elimle senin sol elin birleşik - ellerimizi yana açarak kendimizi kanepenin üzerine bırakırız kahkahalar eşliğinde. sonra uzanırız. boynunu sağ kolumla göğsüm arasına yerleştirdikten sonra başını boynuma koyarsın. boynum gıdıklanır. kolum uyuşur. gözlerin yumulur. sevdiğim uyur. saçını okşarım. elini öperim yavaşça.

- adının baş harfini söylerken dilimin damağıma deymesini seviyorum.

Onyedi yaş elleri.

Ö 'ye...


"Elleri.. gördüğüm en güzel onyedi yaş elleri.." diye geçirdi içinden.

-Ellerini verir misin?

Kız, şaşkınlıktan kaynaklanan bir tepkisizlikle baktı oğlanın suratına. Gülümsedi sonra.

-Ellerini tutabilir miyim?

* * *

Tanışmaları yaklaşık yedi ay öncesine dayanıyordu.
Yaklaşık yedi aydır her akşam aynı durakta bekliyor, aynı otobüse biniyorlardı. Defalarca gözgöze gelmiş; ardından gülümsemişleri birbirlerine sessizce. Her ikisi de diğerinin her hareketini dikkatlice inceliyor, otobüste birbirlerinin okuduğu kitapları takip ediyor, müzik çalarlarının ekranlarına gizlice bakarak müzik zevklerini tahmin etmeye çalışıyorlardı. Ve her defasında yan yana oturabilmek için ikisi de büyük çaba harcıyordu.
Oysa ne oğlan kız'a; ne de kız oğlan'a tek bir kelime etmemişti henüz.
Tanışmaları yaklaşık yedi ay öncesine dayanıyordu.
"Tanışmak için, illa konuşmak mı gerekir?"

* * *

Aşk değildi bu. Şıpsevdi kimse yok bu öyküde. Aşık olma arzusuydu biraz da. Güzellik etkiler bir insanı ilk, sonra olur aşk. Aşk olursa, 'hissettikten' sonra olur. Nefesini, sesini, tenini veya gözlerini hissettikten sonra olur aşk. Öyle ısıtır insanı.

* * *

- Bir başak tarlasında, başaklardan ince belin. Saçların; dalgalı ve kahverengi bir tedirginlik.. okşayarak geçiyor öpülesi boynunu. Gözlerin, okyanus yeşili gözlerin içine çekiyor insanı, bir girdap gibi; değince gözlerin gözlerime, tüm denizler okyanus oluyor. Dudakların.. titrek dudakların gölgeleniyor. Ellerim üşüyor.. Ellerin.. gördüğüm en güzel onyedi yaş elleri..

Ellerini verir misin?


* * *

Otobüs geldi sonra.
Biri, öteki'nden sessiz; öteki biri'nden çaresiz.. bindiler otobüse habersiz.

Son şarkı.

neydi o son şarkı,
ömrümün rast perdesini kürdili hicazkar bir makamla aralayan?

*

unutmak kolay mı sanıyorsun;
tenimin tenine ilk değişini, ilk ıslanışımızı aynı yağmurda ve sığmaya çalışmamızı bir şemsiye altına. soğuk gecelerde ellerinin eldivenim oluşunu, sıcaklığının avuçlarımdan iç'ime nasıl aktığını.. unutmak kolay mı sanıyorsun?

sokaklar vardı sonra. yağmur kokulu ıslak kaldırımlar vardı. sen vardın. bir de ben. biz vardık. uyurdu sokaklar, hüznünden ağlayan eylül gecelerinde. bir biz mutluyduk.
- "sokaklar uyudu, artık öpüşebiliriz."

*

başka kadınlarda, başka vücutlarda unutmaya çalışsam da seni,
-yalan sevilerle-
nafile.
ben hâla kime baksam seni görüyorum, kimi sevmeye çalışsam biraz sensin.
oysa hiçbir vücut
ve hiçbir yalan sevişme -soğuk aralık gecelerinde- yerini tutmuyor yağmur kokulu eylül gecelerinin.

ellerin. ellerin diyorum. boynun sonra, sesin, nefesin..

*

"avuçlarımda hâla sıcaklığın var inan."

Yağmurla sarmaş dolaş kadın.

aldatarak tüm seviştiklerini;
yağmurlu bir geceye teslim etti
bedenini..

saçları
-rüzgârla-
en ateşli tangoyu yaptı o gece..

omuzlarından kayan
-içini ısıtan-
ılık yağmur damlaları, birer birer süzüldü
göğüslerinin davetkâr aralığından..

yalın ayak bir sarhoşlukta;
bir ıslaklıktı, belini kavrayan..

bir su birikintisi yansımasında,
dudaklarının titrek bir suretiyle öpüştü sonra..


ve o;
yağmurlu bir gecede buldu,
sıcak yataklarda – soğuk bedenlerde
bulamadığı şehveti,
aşk’ı..



O;
yağmurla
sarmaş dolaş
k a d ı n
dı..

İki.

~
aynı sularda yüzemedik henüz,

tenimizi yakan güneşi birlikte hissedemedik,
el ele üstümüzü ıslatamadık aynı yağmur altında..
göz göze gelemedik…


Gitti'n.

“Ben böyleyim” dedi kadın.
Sustu adam.

Bazı ağustos akşamları böyledir. Herkes-her şey susar. Sessizlik ele geçirir her bir yanı. Yalnız ağustosta olur bu..Ağustos böceklerinin gürültüsü yalandır oysa..Boyunlardaki böcekler yalan olur..Ağustos sevdaları yalan olur.. Sessizliği fark edebileceğiniz yegâne mevsimdir ağustos..

Sustu adam.

Her şey sustu sonra. Sessizliği duydu bir süre. Bazen sessizlik, huzur verir insana.

Kadın da sustu.

O vakit bozuldu sessizliğin huzuru. Eğer ‘ayrılık’ ve sessizlik bir aradaysa en büyüğü olur gürültülerin.. Sessiz bir gürültü..

Kulaklarını tıkadı adam. “Susma! Yalvarırım susma” dedi. ya da demedi.
“Susuyoruz ikimiz de; artık konuşacak bir şey kalmadı herhalde..” kadın mı dedi bunu, yoksa adam mı.. O gece sessizlikler ve sözcükler karıştı birbirine..

“Ben böyleyim” diye yineledi kadın. ya da adamdı bu defa bunu söyleyen..
Ve susuşunu yineledi öteki.. Öteki’nin susuşunda bir mâna vardı.

“Böylesi daha iyi olacak” dedi kadın. “Hem kötü bir ayrılık değil bizimkisi.”
“ ‘Biz’ diye bir şey kalmadı artık, bunu sen söyledin sessizliğinde. Ve iyisi kötüsü olmaz ayrılığın. Ayrılıklar sıfat almaz. Tek sıfatı vardır, o da adındadır..” dedi adam.


İkisi de tekrar sustu bir süre..
Sonra haykırdı adam:

“Susma! Sevdiğim.. Sevdiceğim.. Susma! Muhtaçken bir lâhza görmeye seni.. sesini esirgeme benden.. Ben bu sessizlikte duramam.. Sensizlikte yaşayamam.. Sessizlik, sensizlik gibi. Susma! Sesini duymam lazım.. Muhtaçken bir lâhza görmeye seni.. sesini esirgeme benden!”

Yalan! Sustu adam da. Hiçbir şey söylemedi.. söyleyemedi. Tutuldu dili. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, iç’ine akıyordu sözcükleri.. Terkedilmişti besbelli. Susuyordu.. Sessiz haykırışlarını yalnız kendi duyuyordu.
Adam, bir ağustos akşamında üstelik.. ilk defa üşüyordu.. “Yokluğun cehennemin öbür adıdır, üşüyorum kapama gözlerini..” diyemedi. sustu.

“Gitmem gerek” dedi kadın..

Gitti 'n.

Biliyorum.

aşk neydi?

inanmak istediğim için mi gelip girmişti koynuma; yoksa, odamın içinde bir yerlerde hep asılıydı da, doğru zamanı mı kolluyordu? bilemiyorum. göremedim, dokunamadım, fark edemedim. aniden oldu her şey. omzumdan kayan ılık bir yağmur damlası gibiydi. hafif bir serinlikle başladı, sonra yaktı, kavurdu, iç’ime işledi.



- uzak'taki sevgili'nin sesini her gün duyamazsın oysa; o’nu her gün o eşsiz güzelliğiyle göremezsin, o’na her istediğinde sarılamazsın.
- biliyorum.


- ama mutlu olmalısınız. çok.
- biliyorum.

Bomboş.

yâr.
diyebilmeyi ne çok isterdim sana. nefesini hissedebilmeyi, tenimin teninde erimesini, kokunun üzerime sinmesini iç’ime işlemesini, seni kedi gibi kıvrılıp da yanımda uyurken izleyebilmeyi, gece yerine sana sarılabilmeyi.. ne çok isterdim.
oysa bomboş ellerim var şimdi, bakıp seni düş’lediğim.. sensiz gecelerim, sessiz ağlamalarım var.



hepsi benim yüzümden.

sessizce girdi odama, dolandı belime aşk. sessizce girdin iç’ime, doldun yüreğime. aşk şımarık bir çocuk, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan. ve gurur kaybedenlerin maskesi duvarların arkasından çıkmayan. hiç kimse acabalar, beklemeler, korkular olmadan yaşamamıştır; avuçlarına bırakılan hayatı.. ben de korktum. tamamen kaybetmekten korktum, gitmenden korktum. gitme.. diye. sustum. bekleyişlere yükledim aşkımı.. işte bundandır; bomboş ellerim var şimdi, bakıp seni düş’lediğim.. sensiz gecelerim, sessiz ağlamalarım var.


sen. yoksun.

Tik.Tak.

sessizlik, sensizlik gibi..
bir tek saatin anlamsız sesi duyuluyor.
tik.tak.tik.tak.tik.

sensizlik, sessizlik gibi..
bir tek kalbimin anlamsız sesi duyuluyor.
tik.tak.tik.tak.tik.

sessizlik, sensizlik gibi..
ses-siz-lik sen-siz-lik.
yalnız bir harflik fark var.
s.
n.
s-n.

sen.

yoksun.


//gel artık, sustur şu anlamsız tik.tak'ları.

Peki.

- Uzakta olsam mesela, kilometreler olsa aramızda.. Yine de sever miydin beni? Hiç görmemiş olsan gözlerimi, yine de özler miydin tenimi? Uzun, çok uzun zaman haber alamasan benden, gerçekten merak eder miydin ki? Başka bir kadına âşık olduğumu söylesem, sahi kıskanır mıydın sen beni? Konuşmasam misal, sessizce oturabilir miydin yanımda?

Limonata yapmasam sana, şiir okumasam, kâğıttan uçak yapıp yollamasam, şarkılar çığırmasam, mızıkamla en sevdiğin ezgiyi çalmasam sana; seksek oynamasam seninle, beslemesek sokak kedilerini, nanik yapmasak çocuklara, yazılar yazmasam sen üzerine, her küçük beyaz bulut’a senden bahsetmesem, gece gözümü kapattığımda ilk seni görmesem, bir deniz kıyısında dalga sesinden önce senin sesini duymasam iç'imde.. uzakta olsam mesela, kilometreler olsa aramızda.. yine de sever miydin beni?





- Salak, ben seni hiç sevmedim ki.


- Peki.

Küçük Beyaz Bulut.

Yalnızlık tek kişilik bir olay değil. Ben bunu fark ettim bugün. İnsan tek başına olduğu vakit anlayamaz ki yalnızlığını. Ağlayamaz.

Bir küçük beyaz bulut misâl; gezinirken masmavi gökyüzünde bir başına, dolanırken diyar diyar, dağa taşa selâm verirken, uçan kuştan hâl hatır sorarken… anlamaz yalnız oluşunu, anlayamaz. Sonra derin bir gök gürültüsü sesine uyanır bu tatlı, yarı masal yarı gerçek rüyadan. Yağmur bulutları, kara bulutlar, gri bulutlar sarar dört yanını. Gök ağlar, yağmur yağar. Derdini yanar ıslak ıslak. Islata ıslata. Hep beraber gelen kara bulutlar, gri bulutlar yine hep beraber gider. Bir tek; küçük beyaz bulut kalır geriye. Ardından yine hep beraber, büyük kümeler halinde beyaz bulutlar gelir. Parça parça. O vakit anlar küçük beyaz bulut yalnız olduğunu. Ağlamak ister, ağlayamaz lâkin o. Bilirim ben; ağlayamaz çünkü yalnızlar. Sonra o büyük ve kalabalık beyaz bulutlar da gider. Bir anda unutur yalnızlığını küçük beyaz bulut tekrar. Diyar diyar dolaşır yeniden, selam eder herkese her şeye. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi yağmur öncesi hayatına geri döner… Bir dahaki yağmura kadar…


… ve ne vakit yağmur yağsa; bir, küçük beyaz bulut ağlayamaz. Çünkü; bilirim ben, ağlayamaz yalnızlar.


Bir de ben ağlayamam.

Bir.

1.

İlk kez dinlediğim bir melodi gibi takıldın aklıma;
Benden başka kimseler duysun/dinlesin istemiyorum.


sana âşık oldum ben. hiç görmedim seni, tanımıyorum...
yazılar yazıyorum sana hep. sen ve ben'i düşünüyorum, biz'i. hâyal ediyorum.

hâyallerimde kayboluyorum.



Kayboluyorum.

Sevgili Sylvia*;

Kaç zamandır yazamıyorum. Tek bir satır dâhi yazamıyorum. Bir de soranlara “ `mimar/yazar` olmak istiyorum” diyorum ya; işin iro/kom/ik yanı o. Yazamamam bir yana, düşünme yetimi de kaybetmiş durumdayım. Ah Sylvia! Kurtar beni. Şöyle; sağlıklı, eli yüzü düzgün, pırezentabıl bir şekilde düşünemiyorum bir türlü. Hâkim olamıyorum duygularıma, tanımlayamıyorum onları. Düşünce, duygu, his… Belki de fazla düşünmekten ileri geliyor bu durum. Hepsi iç içe girmiş durumda. Düşüncelerim/duygularım iç içe girişik birleşik cümle gibi adeta; bir bok anlamıyorum. Kaotik bir kargaşa var ’imde, bir kuzey kasırgası gibi. Yıkıcı… Kayboluyorum Sylvia! Duygularımda, suratını maske bellemiş, Shakspeare’in tragedyalarını aratmayacak oyunları gerçek hayata indirgeyip de oynayan insanların arasında… Boğuluyorum. Kayboluyorum. Yalnızlığım, bir ceninmişim gibi küçültüyor beni. İç’ine alıyor. Sarıyor. Hapsediyor. Kayboluyorum.

…Ve ben hep arıyorum Sylvia. Hiç görmediğim, elini tutmadığım, sesini duymadığım bir kadına âşık oldum ve o’nu arıyorum.

Kayboluyorum.

Kafanı şişirdim. Beni boş ver Sylvia, sen nasılsın?

*Günlük, adını mahkeme kararıyla ‘Sylvia’ olarak değiştirmiştir.

Vera'ya...

Sevgili günlük;

Hayat böyle işte. Nasıl mı? Bütün yapma çiçeklerin arasında inatla, hayata ve yalnızlığınıza kafa tutan, dipdiri bir papatya’yı ellerinizle soldurmak gibi bir şey. Bok gibi. Tüm umutların bir anda yok olması gibi.


Sevgili günlük;

Uzun zamandır ilk defa sana dert yanıyorum ben. Zira dert yanacak başkalarını bulmuştum kendime, dost bellemiştim onları. Aldandım. Aldatıldım. Özür dilerim günlük. Beni dinleyen, sırlarıma/söylediklerime sahip çıkan tek kişisin sen. Sahte gülücük oyunlarıyla bezenmiş suratını maskeleştirmiş kimselerden değilsin. Aslında geçenlerde senin gibi birisi daha çıkmıştı karşıma, onu da kaybettim. Ellerimle. Bir sen kaldın geriye.

Ben şu hayatta bir asansörden, bir de kaybetmekten korktum günlük. Çünkü ben hep kaybettim günlük, neye dokunsam onu çürüttüm, hangi çiçeği koklamaya yeltensem soldurdum. Neye el atsam piç ediyorum yani.

Ben, gitmek istedim hep. Gidemedim. Yıldızları saydım her gece. Öyküler yazdım. Birkaç dakika içinde ütopik, tanımadığım, ama yapmacıksız kişiler yarattım öykülerimde. Sonra o öykülerde yaşadım ben de, bir süre. Lâkin hiçbirisine ait olamadım. Hep ait olacağım bir öykü aradım. O kadar umudumu kesmiştim ki gerçek’ten…

Bir gece yarısı yine yıldızları sayarken ben, olağan dışı bir şey oldu. Bir yıldız kaydı. Yüreğime, okyanus serinliğinde, ılık bir nisan rüzgârı yumuşaklığında iniş yaptı. Sonra minik bir kız çocuğu çıktı yıldızın içinden. Adı Vera’ydı. Her kadın gibi kırılgandı o da. Ama o, başka türlüydü. Bambaşka. Bu yıldız tozlu, kocaman yürekli minik kız çocuğu bana uzun zamandır hasret olduğum şeyleri verdi. Birisinin seni dinlediğini bilmek, o kadar sahte insanın arasında, ne demek, bilir misin sen günlük? Bu minik kız dinledi beni, en çok hasret olduğum şeyi bahşetti yani. Üstelik anlattı da. Sorular sordu, sorular sordum. Yanıtlar aradık birbirimizde. Soruları, yanıtları yalnız bende kaldı. Onca yapma çiçek misâli insanın arasında, dimdik ama ince ve kırılgan bir papatya gibiydi benim için. Ama soldurdum ben o’nu, ellerimle. Yapma çiçeklerin gölgesi düştü üzerine, o’nun beyazlığını okşayan güneş değemedi tenine. Benim yüzümden.

Ben, yine kaybettim günlük. Korktukça kaybediyorum. Ama korkmadan duramıyorum be günlük.

Yok, aşk değildi bu. Bi’ pencere önü çiçeğine bağlanmaktı. Bir paylaşımdı. Hasret olduğum şeydi. Paylaşımdı. Anlatmaktı. Dinlenmekti. Anlamaktı. Dinlemekti.

Ben yine kaybettim günlük.

Dün bir mektup yazmıştım ben, yarın yollanacak. O mektup da öldü, solan papatya’yla beraber. Tozlanmak üzre kitaplığın kuytu bir köşesine atıldı.

Ben yine kaybettim günlük.

Kendine iyi bak günlük. Seni kaybetmek istemem. Mutlu ol.

Hüzünlü Bir Ankara Akşamı.

. . . . . .Sonra “Uzat ellerini!” dediler, uzattım… İki yanımda iki polis, ellerim kelepçeli; ilk defa âşık oluyordum.

. . . . . . . .

Kim tahmin edebilirdi ki işlerin bu kerteye varacağını?

Ankara’ya kar yağıyordu o zaman ve ben en çok seni seviyordum. Her şey sen’di biraz. “Sus” diyordum, adınla başlıyordum yürümeye, adın adın dolaşıyordum bembeyaz şehrimi... Dedim ya, Ankara’ya kar yağıyordu; üşüyordum, önce sol yanım başlıyordu üşümeye, donuyordum. “Ben sana mecburum, sen yoksun” diye söylene söylene yürüyordum… Donuyordum, ‘tenim yokluğuna değince’. Üşüyordum, ‘içimi seninle ısıtıyordum’.

. . . . . . . .

Karanfil Sokak’tan geçerken o seyyar kitapçıya takıldı gözlerim. Soğuktan çatlamış ellerini ağzının önünde birleştirmiş, üfleyerek ısıtmaya çalışıyordu kendini. Üstünde 80’li yıllardan fırlama eski bir parka vardı, hâki yeşili. Hafif kıvırcıktı saçları ve simsiyahtı gür sakalı… Bir paket ve kibrit kutusu çıkardı cebinden, rüzgârla kavga edercesine bir sigara yaktı ardından. Paketi tezgâhına koydu. Bafra’ydı sigarası… Adama odaklanmış gözlerim tezgâhına ilişti sonra. Uzaktan gördüğüm kadarıyla eskiydi kitapların tamamı; en azından benden ve kitapçıdan eski oldukları kesindi…

Saatime baktım bir ara; durmuş. Zaman bana küstü herhalde.

Sonra yanına gittim seyyar kitapçının. Hiçbir şey demeden kitapları inceledim ilk. Uzaktan göründüğü gibiydi gerçekten de, bizden eski; yeni olanlar dâhi çok yıpranmıştı, belli ki çok şey yaşamış bu kitaplar… Kim yoktu ki tezgâhta; Nazım Hikmet, Attila İlhan, Ahmed Arif ve daha niceleri… “Kim bilir kaç sevda yaşatmıştır bu kitaplar.” dedim içimden “Kim bilir kaç sevdaya tanıklık etmiştir…

“Ağbi!” dedi “Öyle incelediğine göre anlıyorsun kitaptan, hem sevdalanmışsın sen, anlarım ben.”

Yaklaşık 15-20 dakika incelediğim kitapçıya baktım söylediğinin üzerine, tekrar. Bir şey diyemedim, tebessüm ettim sade. Yalnız ona bu denli yakından baktığım vakit görebildim gözlerindeki hüznü.

“Ağbi!” dedi tekrar, o içten ses tonuyla.. “Bak, bu kitabı okumuştur mutlak senin gibi eli yüzü düzgün adam.” Elinde Ahmed Arif’in kitabı vardı, doğru söylüyordu, okumuştum. “…ama bu kitap ötekilere, senin okuduğun gibilere benzemez be ağbim. Kaç sevdaya tanık oldu bu kitap bilir misin sen? Kaç ayrılık gördü, kaç hasrete göğüs gerdi okuyanıyla…” Tam da az önce içimden geçirdiklerimi söylüyordu. “Okudum ya, okudum elbet.” diye cevap verdim. Sonra aynı içtenlikle kitapçı devam ettirdi konuşmayı: “Ne de güzel söylemiş Ahmed Arif, di mi be ağbim, , üç kelimede ne de güzel özetlemiş sevda nedir, hasret nedir..” pek bilgiliydi bizim kitapçı, konuşurken biliyordu adamın yüreğine dokundurmayı… “He ya, çok güzel söylemiş” dedim şivemi onunkine benzetmeye çalışarak, “Ne kadarmış bakayım bu kitap?” diye sordum. “Bu kitaba öyle değer biçilmez be ağbim.” dedi…

“Eğer almak istiyorsan, yüreğinden bir parça vereceksin karşılığında.” Şaşırdım, “İyi ama nasıl olur?” dedim “Bir kitaba karşı nasıl olur da yüreğimden bir parça istersin? Hem benim yüreğim yaralı, kırılmış; işine yaramaz ki senin.”

“O yaralar, kırılmışlıklar senin yüreğini değerli yapanlar. Ve eğer ‘sevda nedir’ biliyorsan değişirsin bu kitabı yüreğinden bir parçaya” dedi.

“Peki.” dedim, verdim yüreğimden bir parçayı kitapçıya, aldım o ‘nice sevdalara tanık Ahmed Arif kitabı’nı elime… Ayrıldım Karanfil Sokak’tan, yürümeye devam ettim…

Ankara’ya hâla kar yağıyordu.

Sakarya Caddesi’ne doğru ilerliyordum; kırık, yaralı ve bir parçası eksik yüreğimle… Bu sefer de bir gül satıcısına takıldı gözlerim. Rengârenk bir şalvarın üstüne turuncu bir kazak giymişti - montu yoktu. Başında da beyaz bir tülbent. Hayli sıcak bakışlarla süzüyordu etrafını, dondurucu soğukla inatlaşırcasına… Hemen fark etti ona ve güllerine baktığımı, konuşmaya başladı: “Abe, öyle uzaktan bakmakla olmaz, gel hele şöyle yakınıma. Sevdiceğine hediye mi alecen bakem sen?”

“Yok, be ablacım” dedim. Yakından bakınca fark ettim kadının o sıcak bakışlarının arkasındaki derin hüznü. “Ne gezer… Ben sadece basit bir gül düşkünüyüm, hepsi bu.”

“Oldu mu şimdi hiç? Bak; sevdiceğim yok diyorsun ama, sevdalısın sen, gözlerinden okunuyor, inkâr etmiyesen o sevdayı sakın, e mi?” dedi gül satıcısı, içten bir bakış eşliğinde… Bir şey diyemedim bu söylediğinin üzerine, lâfı değiştirdim kendimce:

“Ne kadar güzeller senin güllerin öyle” dedim, kadın çok sevindi, anında yansıdı suratına ve kendisiyle gurur duyarak: “Öyledir benim canlarım, bu güllerin hepsi canımdan birer parçadır” dedi ve devam etti konuşmaya: “Ağbim be, pek sevdim ben seni, hem madem gül düşkünüsün, bak sana özel bir gül gösteriyim; bu gül öyle senin bildiğin güller benzemez ama… Gerçek bir sevdalının elinde kazanır anlamını.” Gerçekten de dış görünüş itibariyle kadının dediği kadar vardı; gördüğüm en canlı güldü bu ve kırmızının en güzel tonundaydı. “Ne kadara vereceksin peki ya bu gülü bana?” diye sordum, kadın buruk bir tebessüm etti önce ve “Bu güle öyle değer biçilmez, almak istiyorsan yüreğinden bir parça vermelisin karşılığında” dedi. Tuhaftı bu, kitapçının söyledikleriyle aynıydı gül satıcısının söyledikleri. “Kırılmış, yaralı bir yürek benimkisi, işine yaramaz ki senin” dedim “Hem nerede görülmüş bir güle yürek değişildiği?”

“Kırılmış, yaralı ve sevdalı bir yürek en değerli şeydir şu dünyada… Eğer gül düşkünüysen ve ‘sevda nedir’ bilirsen; değişirsin bu gülü yüreğinden bir parçaya, hiç düşünmeden…” diye cevap verdi kadın.

“Peki” dedim, bir parça daha kopararak yüreğimden gül satıcısına bıraktım. Bir elimde kitap ötekinde gül… Tam arkamı döndüm, uzaklaşıyordum ki oradan; “Dur!” diye bağırdı kadın, “…Seviyorsan onu, vakit kaybetme” dedi. Bense sadece gülümsedim ve yürümeye devam ettim…

Haklıydı gül satıcısı, kaybedecek vaktim yoktu. Yolumu değiştirdim birden. O’na gidiyordum; bir elimde kitap ötekinde gül; ve eksik bir yürekle… Ve uzun bir süredir ilk defa o sırada duydum yüreğimin sesini: “Ey Melih, bir kitaba, bir güle yüreğini değişiyorsun, umarım tamamlayabilirsin eksik yanlarımı, sardırabilirsin yaralarımı.” Resmen sitem ediyordu yüreğim bana…

O’nun evine çok yaklaştım, karşıdan karşıya geçiyordum ki tam; önce bir çarpışma sesi duyuldu, ardından acı bir çığlık, sonra da bir hiç… Ama bu çığlığın sahibi olan ses… Yok yok “o” olamazdı. Hemen arabanın kıza çarptığı yere koştum, bu o’ydu… Kanlar içindeydi… Ölmüştü. Kar’a kan düştü, kan’a gül… Gül satıcısının söylediği gibi anlamını buldu gül.

Sarıldım onun soğuk bedenine; bir şilep sızdı gözlerimden ve Ahmed Arif’in dizeleri geçti içimden: “Yokluğun cehennemin öbür adıdır. Üşüyorum, kapama gözlerini.”

Ne yapacağımı bilemedim, delice haykırdım; o’na çarpan adamın bana baktığını gördüm, çıldırdım… Dayanamadım o’nu tam kazanacakken elimden alan adamın bana bakmasına. Kalktım yerden, gözlerim yaşlı, yüreğim yaslı. Elime bir taş aldım. Adama yöneldim önce “Neden?” dedim sonra da elimdeki taşla başına vurdum, yere yığıldı adam, oracıkta ölmüştü o’nu elimden alan…

Ve ben; hüzünlü bir Ankara akşamında katil olmuştum. Ankara’ya hâla kar yağıyordu, donuyordum tenim yokluğuna değince…

. . . . . . . Sonra “Uzat ellerini!” dediler, uzattım… İki yanımda iki polis, ellerim kelepçeli; ilk defa âşık oluyordum.

Son.

* Kitapçı geldi aklıma, ellerimi uzatırken, sesi kulaklarımda yankılandı: “Ne de güzel söylemiş Ahmed Arif di mi be ağbim? , üç kelimede ne de güzel özetlemiş sevda nedir, hasret nedir…

. . . .

Bir ben uyumadım,

Kaç leylim bahar,

Hasretinden prangalar eskittim.

Saçlarına kan gülleri takayım,

Bir o yana

Bir bu yana...

. . . .

Yokluğun, cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

Ahmed Arif.

İstasyon

“Geçmiş mutlulukların anısı, bugünün hüzünleridir.” demiş, Edgar A. Poe. Ama neden olmasın ki; geçmiş hüzünler, bugünün mutlulukları?

6-7 yıl önce – Kış:

İstasyondaydım, dünyanın en yalnız istasyonu olmalıydı burası… Yok yok, yolculuk filan yapmayacaktım, sadece fotoğraf çekmekti orada bulunma amacım. Kar yağıyordu. Kar, en çok bu kimsesiz istasyona yakışıyordu. Kimsesiz dedim; ama aslında iki kişiydik, bir de ‘o’ vardı.

Siyah ve dizlerinin biraz üstüne gelen bir palto vardı üzerinde, boynunda ‘kırmızının en güzel tonu’nda bir atkı, başında ise yine aynı renk ve tonda bir bere… Sanırım yağan kar’a ayıp olmasın diye… Berenin altından kahverengi saçları omuzlarının bir karış aşağısına kadar salınıyordu. Tren yolunun hemen yanında gözlerini uzaklara dikmiş bekliyordu. Dolu doluydu gözleri, sanki kırılmıştı, çok kırılmış... Amaçsızca bekler gibiydi, hiçliği bekler gibi.

Gidip yanına konuşmak istedim, bir iki kelime etmek, neden bu kadar üzgün olduğunu sormak…

Sonra ‘salak’ dedim kendi kendime, ‘işine bak.’

Kıza arkamı döndüm, o yıkık dökük, ayrıca belli ki 18. yüzyıl Fransız Mimarisi’nden esinlenerek yapılmış istasyon binasını, babadan kalma fotoğraf makinemin kadrajına aldım. Pencere pervazları ve çatı bembeyazdı, muazzam bir görüntüydü. Tam deklanşöre basıyordum ki…

İlk olarak yaklaşan trenin gürültüsünü duydum, arkasından da hıçkırıklarla süslenmiş acılı bir haykırma… Sonra bir hiç. Korkarak arkama döndüm; yerdeki kar’ın üstünde (yani daha bir dakika önce ‘o’nun olduğu beyazlıkta) artık kan vardı. Kırmızı. Atkının tonunda.

……………….

1 ay önce – Kış:

İstasyondaydım, dünyanın en yalnız istasyonu olmalıydı burası… Yok yok, yolculuk filan yapmayacaktım, sadece fotoğraf çekmekti orada bulunma amacım. Kar yağıyordu. Kar, en çok bu kimsesiz istasyona yakışıyordu. Kimsesiz dedim; ama aslında iki kişiydik, bir de ‘o’ vardı.

Siyah ve dizlerinin biraz üstüne gelen bir palto vardı üzerinde, boynunda ‘kırmızının en güzel tonu’nda bir atkı, başında ise yine aynı renk ve tonda bir bere… Sanırım yağan kar’a ayıp olmasın diye… Berenin altından kahverengi saçları omuzlarının bir karış aşağısına kadar salınıyordu. Tren yolunun hemen yanında gözlerini uzaklara dikmiş bekliyordu. Dolu doluydu gözleri, sanki kırılmıştı, çok kırılmış... Amaçsızca bekler gibiydi, hiçliği bekler gibi.

Gidip yanına konuşmak istedim, bir iki kelime etmek, neden bu kadar üzgün olduğunu sormak…

Sonra ‘hadi topla cesaretini’ dedim kendi kendime, ‘onu ikinci kez kaybetmeyi göze alamazsın.’

‘Merhaba’ dedim, ‘Bu kimsesiz istasyonda ne işin var?’

‘Sana ne!’

‘Sadece merak etmiştim… Kırılmışsın sen, çok kırılmış...’

‘Rahat bırak beni! Bu seni ilgilendirmez.’

Tren hızla geliyordu, gürültüsü duyuldu. Bu kimsesiz istasyonda trenler bile durmuyordu…

Kendini tren yoluna atmaya çalıştı birden, kolundan son anda yakaladım ve hızla çektim, tren gitmişti.

‘Ne yaptığını zannediyorsun sen, niye çektin beni?’ dedi.

‘Kendini öldürüyordun neredeyse, delirdin mi sen! İnan bana hiçbir şey buna değmez.’

Ağlamaya başladı, hıçkırıklarla…

‘Bilmiyorum’ dedi, ‘Neden yaptığımı gerçekten bilmiyorum, sanırım hayata yenildim, çok pişmanım.’

Bir şey diyemedim, sustum. O, konuşmaya devam etti:

‘Ama sen’ dedi, ‘Sen benim hayatımı kurtardın, senin sayende yaşıyorum.’

‘Bunu kimse bilemez, ben senin ölümüne bir kere göz yummuştum, seni bir kez öldürmüştüm, bunun ikinci kez olmasına izin veremezdim.’ dedim.

‘Nasıl yani?’ dedi.

‘Boş ver’ dedim ve yürümeye başladım.

‘Dur’ diye bağırdı, ‘Dur gitme, kimsin sen?’

‘Bu kimsesiz istasyonun… Hiç kimse… Peki, ya sen?’

İstasyondaki her şey gibi kırık dökük olan bir banka oturduk, saatlerce konuştuk… Anladım, bu ‘o’ydu. Senelerdir rüyalarımda bile görmediğim, aramaya bile cesaret edemediğim, aşkın somutlaşmış hâli…

……………….

Bugün – Mevsimsiz:

Kimin ilk olarak duygularını açtığının bir önemi yok, artık mutluyuz, sonsuz mutlu. İstasyon da kimsesiz değil artık, her gün ziyaretine gidiyoruz.

Ve anladım. Deja vu, kader ya da adına her ne diyorsanız… O şey, gerçekten var. Ama bunu değiştirmek bizim elimizde.

Son.

Bir öykü biter, yeni bir öykü yelken alır.

Durak

şey gibi... sanki bir gece yarısı uyanmak, sensizliğe sarılmak gibi.. ne mi, bilmem ki?
yok yok, olmaz böyle..

....

sonra, sonra; bi' kız vardı, kış günü yazlık bir elbiseyle çıkmıştı sokağa, mat bir kırmızısı vardı elbisenin, ince belini ortaya çıkaran bir kesimi vardı. dizlerinin hemen üstüne geliyordu elbise.. boynuna da bir atkı dolamış, sanırım yağan kar'a ayıp olmasın diye.. beyaz tenliydi, bu kadar mı yakışır kar, bir insana? öyle ürkütücü bir beyaz değil, iç okşayıcı.. başında siyah bir bere vardı; dalgalı kahverengi saçları berenin içinden omuzlarının biraz altına kadar salınıyordu.. hüznü gözlerinin arkasındaydı, anlarım ben..

dakikalarca izledim.. otobüs hiç gelmesin istedim.

....

yalnız kalamamak gibi bir şey.. ne mi? bu sefer söyleyeceğim, ama bunun ilk seferiyle alakası yok. gecenin karanlığında obsesif kompulsif bir herifle uğraşmak, kanatları eriyen ikarusları izlemek.. aslında yalnızım, çift kişilik - tek gecelik yatakta.. bir pansiyonda kalıyorum da.. bir geceliğine.

....

gitsem yanına usulca sokulsam.. bir iki kelime edebilsem keşke:

"merhaba."
"ne var?"
"şey, yanlış anlayabilirsin istersen, bilirsin işte sabahtan beri seni izliyorum, üşümüyor musun bu soğukta, bu karın altında, yazlık bir elbiseyle?"
"bu senin için önemli mi?"
"hayır, senin için önemli."

bütün terslemelerine rağmen orda kalıp konuşmaya devam edebilsem...
"sence ben çirkin miyim?" dedi.
"venüs'ün çirkin olduğu kadar, evet."

ilk defa.. otobüsçülerin grevi sayesinde tam 43 dakikadır onu izliyorum, ve o ilk defa gülümsedi.. işte o anda ufacık gamzesi meydana çıktı.. sanki bir suç işlemişçesine hemen geri somurttu.. gülümsediğine göre kesin roma mitolojisini biliyor bu dedim içimden..

"vay, demek roma mitolojisi biliyorsun, kız tavlamada çok etkili oluyor mu bari?" dedi.

hayatımda ilk defa aşık oluyorum, ilkokul 2'de önümde oturan ipek saçlı, adını hatırlamadığım kızı saymazsak her ders saçlarıyla oynardım, babası memurdu.. taşındılar, okulu değişti. bir daha da haber alamadım ondan.

"hayır, hayatımda hiç, birisine aşık olmadım."
"işte şimdi yalan söylüyorsun."
"tamam, sanırım bi defa aşık oldum."
"ne demek sanırım..?"

....

şey gibi.. uzanıp bir gece yarısı, gökyüzünde kayan yıldızları sayıp, kaçının tanrı olduğunu düşünmek gibi.. anlamsız yani.. yada yalın ayak kar'da yürümenin insana anlaşılmaz hisler vermesi gibi.. ne mi? ilk defa gördüğün birisine aşık olmak...

....

"sanırım işte... neden bu kadar üzgünsün?"
"onu da nerden çıkardın?"
"gözlerinin arkasından..."
"işte beni anladığını zanneden birisi daha.."
"anlıyorum, ayrıca anlatmadan, nasıl anlamalarını beklersin ki hepsinin..? bazıları anlar, bazıları anlamaz. anlamıyorlarsa anlatmadığın için bu senin suçun.."
"bu kadar basit değil.."

"sorulara hiç cevap vermez misin sen? iki soru sordum, ikisinin de cevabını alamadım.."
"bir yerlerde oturup bir şeyler içmeye ne dersin?"
üç oldu...

....

şey gibi, hayatında ilk defa balonu olmuş bir çocuğun mutluluğu gibi.. ne mi?
hislerine karşılık bulduğunu fark etmek..

....

"buranın kahvelerini çok seviyorum, irlanda kahvesi özellikle.. vazgeçilmezimdir."
"kahveden de anlıyorsun demek.. tipin düzgün, kültürlü olduğun da belli.. nasıl olur da hiç sevgilin olmaz senin?"
"şey, daha önce seni hiç görmedim çünkü.. biliyorum sorulara cevap vermiyorsun ama elimde değil, yine de sormam gerek: 'sevgilim olur musun?' "
"evet!"

ilk defa, ilk defa bir soruya cevap verdi.. artık gülümsüyor, sadece gülümsüyor. gülümsemek bu kadar yakışır bir insana, ufacık gamzesiyle..

"neden o kadar üzgündün?"
"adalar'a gidelim bi gün.."
"pardon, unutmuşum; sorulara cevap vermiyordun sen... olur, gidelim."

.....

"peki şey, son bir soru daha.. 'adın ne, sevgilim?' "

.....

başa dönelim, ilk paragrafa..
şey gibi... sanki bir gece yarısı uyanmak, sensizliğe sarılmak gibi.. ne mi? sadece rüyaymış.



melih yönet

Kar

sevgili(m) gunluk. 'sen artik benim sevgilim degilsin'. keske bu kadar kolay olsaydi bunu soylemek. aslinda sana soylerken kolay oluyor da.. yani 'pantolonun ustunden'.

....

bekleyemez miydi sanki, kar, ben unutana kadar? carpik bacakli bir fahise tadinda kentlesen bu sehirde unutmaya calisirken 'yeni dogmus bir orospu cocugu kadar taze' yalnizligimi, ben..
bekleyemedi demek ki; yagdi kar.. hem de hic gormedigim kadar beyazdi ve ekranlarda sembolize edilen kristalize yildizimsi seklindeydi, boylesini de hic gormemistim. her zamanki gibi degildi bu kar, bu yalnizlik.

....

sonra basladim '-mi$ gibi yaparak' bir iliskiyi yurutmeye; yalnizlasmaya. icimin hava durumlarinda kar tahminleri yapildi tam o sirada. 'bekle lan!' dedim. yagdi.. yagdi.. kufrettim.. yine yagdi. tepkisiz kadim: inat degil mi, yine yagdi.. kristalize kar yildizimsilarinin bazilari gokyuzune takili kaldi, cok yakistilar oraya. ama biliyorum ki; bundan sonra ne zaman yuzumu goge cevirsem o kristalize karlari gorecegim. yalnizligi..

....

sonra onume egildim. 'sus' dedim kendime, 'sen dusunme bunlari'. iyi demis miyim gunluk? hadi ordan lan! nesi iyi bunun, benim yalnizligim benim kristalize yildizimsi kar tanelerim, ne demek 'sen dusunme' ? neyse iste.. ben dusundum...

....

kar yagiyor.. usuyorum, geceleri. artik annem de ustumu ortmeye gelmiyor hem; kar siddetini iyice arttiriyor. kucukluk eldivenlerimi takiyorum -ellerim hic buyumemis- , yastigima sarilip uyuyorum. sonra, sonra birden; agzima, kucukken yedigim karin tadi geliyor, kaldiriyorum kafami heyecanla... meger hala kristalize yapmacik yildizimsi kar yagiyormus. o tada gelince.. o tat karda degil de eldivende gizliymis.. kar ayni kar....

....

ve sonra 'sevgi' dedi, 'ask' dedi...
'he' dedim ben de... yurumeye devam ettim.

....


sen 'kar' nedir, bilir misin gunluk?


Dur

-anlatsana bana, hayalindeki kızı..

- her hayalimde adı gecsin.

fotografcilik hakkinda ufacik da olsa bir fikri olan bir kiz olsun. geceleri yataga girdiginde iki saat hayal kurduktan sonra, bir saat yatakta dolanarak anca uyuyabilsin..

onu ne kadar cok sevdigimin cevabını gozlerimden alabilsin sonra. bir de herhangi bir enstrümanı çalmayı cok iyi bilmeli tabii ki, benden bile iyi.. dans etsin, salsa yapsin.

en iyi filmleri bilsin, izlesin. kendisini orada hayal etsin. en azindan ‘beynelmilel’i izlemis olsun.

annesine beni anlatsin. annesi beni sevsin. "ne iyi cocuk su." desin. hatta teyzesi de sevsin.


90’lı yılların çizgi filmlerini sevsin, snoopy’i izlerken durmadan tebessüm etsin. benimle konusurken kumdan kaleler yapsin. her gordugu kediyi sevmeye calışsın.


arkadaslari olsun bir suru, benden bikinca onlara gidebilsin. gecenin bir yarisi telefonla konusabilsin. konusmadan uzun sure durabilsin. “yalnizca birbirini cok seven insanlar saatlerce sessiz oturabilirlermiş”.

satasmak icin onla her dalga gecisimde, en buyuk korkumun onu bir daha gorememek oldugunu ve bunun basima gelmemesi icin iste tam o anda icimden ne dualar okudugumu bilsin. bulutsuz gecelerde, hemen yuzu gokyuzune donsun, heryerde heyecanla kayan bir yildiz arasin, kayinca da daha ben dilek tutamadan "ne diledin?" diye sorsun. ona sarildigimda, dokundugu yeri uyustursun. umut dolu olsun. surati bir anda, ben nasil oldugunu anlamadan gulucukle dolabilsin cogu kez, ve bazen ben sinirlendigimde-uzuldugumde ya da canim skildiginda "sus" desin bana. "sakın, sen uzulme."

bir zamanlar birilerini cok sevmis olsun. su siralar baska birisini daha cok seviyor olsun. o birisini hic birakmasin. hep onunla olsun. durmadan yazilar yazdiracak hisler versin ona.

ayrica, burasi kesindir, kahve'yi sevsin. kar’da yürümekten büyük keyif alsın, siyah beresi, kırmızı şemsiyesi olsun. kahve kupalarından koleksiyon yapsin.

dunyanin en guzel kizi olsun, sadece benim icin. oyle ki, bir bakayim, sonra bir daha bakayim.

vazgecsin. hayatinda bir kez olsun vazgecsin. saliversin kendini. hatta kendini bir kelebek zannetsin, ruyalarinda ucsun. ve sonra gelsin omzuma konsun. beni seviyor olsun. mutlu olsun. gelsin omzuma konsun.................... dur...... bisey daha var...

- ne?

- sen.


not: bu yazıda yazanlar benim kıstaslarım filan diil yahu, bilinmelidir ki yazdığım şeyler illa ki beni ya da yaşadıklarımı anlatmak zorunda değildir.

**bir yazi okumustum, oradan esin..

Life is a lemon

kendimden memnunum ben, "megolaman miyim, narsist miyim?" diye kendimi sorgulamadan kendimle eglendigim, kendimi sevdigim icin. .